Tokens — Page 51

Chungking Express - Bir Wong Kar Wai filmi / A Wong Kar Wai Movie

[English version follows.]


Chungking Express Hong Kong’ta 14 sene once cekilmis bir film. Filmde anlatılan iki hikaye de karşılıksız çıkan aşklarla ilgili. In the Mood for Love ve 2046’dan sonra yönetmenin bu filmini de çok beğendim. Oyunculuk çok iyi, Faye Wong sarkiciliktan oyunculuga gecmis, Tony Leung ise gercekten iyi bir oyuncu (ItMfL ve 2046’da da kendisini Mr. Chow olarak izleyecegiz). Bunun yaninda Wong Kar Wai’in sıradışı çekim teknikleri yine bu filmi farklılaştırmış. Yönetmenin diğer filmlerini sevdiyseniz veya fotoğrafa ilgi duyuyorsanız bu filmi de seveceksiniz, eminim.

Filmin yutub’da yayınlanan ama benim DVD’de olmayan çıkarılmış sahnelerini aşağıya koyuyorum. DVD’yi ben Amazon’dan sipariş etmiştim, ODTÜ taraflarında bulunanlar varsa ödünç verebilirim. Çıkarılmış sahneler Wong Kar Wai filmleri için önemli çünkü adam çoğunu kendi yazdığı senaryolarına çok da sadık kalmıyor, çekim sonrası çok miktarda işleme yapıp filmi birleştiriyor. Bu videoyu gördüğüm için mutluyum bu yüzden. Videoda filmin başrol oyuncularından Faye Wong’un Cranberries cover’ını duyabilirsiniz. Faye Wong bir aralar Hero filminin müziğine de katkıda bulunmuştu.

</param></param></embed>

Gerçekten güzel bir film.


—-

[Well this is primarily for Xi Zhu :)]

Chungking Express is a movie shot 14 years ago in Hong Kong. The two stories in the movie are both about unrequited love, a theme I personally think Wong Kar Wai really excels at. After watching In the Mood for Love and 2046, I also like this movie from the same director. The acting is really good, with Faye Wong who has a singing background and more famous Tony Leung (whom you’ll watch as Mr Chow in In the Mood for Love and 2046). Along with this, the interesting shooting techniques of Mr. Wong suits the movie a lot. If you liked other movies from the same director or if you are into photography, you’ll definitely find this movie interesting.

I found the deleted scenes and Wong Kar Wai commentary -which were not included in the DVD I got from Amazon- on youtube, you can see the video above. Deleted scenes are important for Wong Kar Wai movies because the screenplays -which are generally written by himself- are not followed strictly. The post processing step after the shooting is over is important for him. This is why I am so happy to see this video. In the video you can also hear a Cranberries Dreams cover by Faye Wong. Its a great song. Faye Wong also contributed to Hero movie soundtracks before.

All in all, a great movie to watch.

lomo

<img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/R-rXV59ZQMI/AAAAAAAAAkg/uxi3mpWO7-A/s400/100_2487_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5182191092578730178" />bir mersin akşamı. eski zamanlardan.


<img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/R-rXXJ9ZQNI/AAAAAAAAAko/Vp7kzl8iWMA/s400/100_1210_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5182191114053566674" />odtü'de sonbahar. sonbaharı ne kadar çok fotoğraflamışım ben yaf :)


bu arada gemileri yaktığımı duyurmak istiyorum. kpds, ales gibi sınavlara girmiyorum; tübitak doktora bursuna başvurmuyorum; danimarka’da almış olduğum derslerden birini düşük saymışlar buna itiraz etmiyor ve not ortalamasını takmıyorum. doktora (en azından türkiye’de) yapmayacağım. bu durumda iki seçenek kalıyor, ya yurt dışı ya da askerlik.

Türkiye'de Siyaset

Türkiye’de siyaset gerçekten zor bir konu. Siyasetin temelinden bir terslik söz konusu. Tuzu kuru kapitalistler veya serbest piyasadan en fazla yararlanacak olanlar solculuk (ulusalcılık?) oynarlarken siyaset teorisine göre sola oy vermesi beklenen işçi ve köylü kısmı ise muhafazakarlara sarılıyor. Bense şu aralar olan tüm gelişmeleri (AKP’nin kapatılma davası, türban serbestliği vs.) rant kavgası olarak görüyorum. Bir güç ve para paylaşımı kavgası var bana göre. Sahnedeki oyun ise ikincil öneme sahip.

Uzun zamandır takip ettiğim yazarlardan Nuray Mert dün güzel bir yazı yazmış:
<blockquote>
[…] Tüm bu çatışmanın tarafları diyebileceğimiz görüşlerden biri, ‘Ortada tartışılacak şey yok, laikliğin tanımı belli, gereği yapılıyor, çoğunluk da olsa, kimin ne dediği önemli değil’ diyor. Diğer taraf, ‘Çoğunluk seçimle iradesini gösterdi, kralını tanımayız, biz daha kalabalığız, demokrasi budur, gerisi boş’ havasında. Ne laiklik ‘tartışılmaz bir konu’, ama ne de ‘demokrasi’. Ne, laikliği ‘Türban denilince yakın tehlike oluşur’ dar kafalılığı ile tanımlamak mümkün, ne de demokrasi ‘İş sandıkta biter, kimin kalabalığı çoksa onun borusu öter’ diye tanımlamak mümkün. Bu durumda, ortadan konuşmayıp ne yapalım? Taraflardan ikisinin kafası da içimize sinmiyor olamaz mı?
Dahası, önemli olan benim veya başkasının ortadan konuşmakla eleştirilmesi değil, tartışmada, bu ortanın, eski deyimle ‘vasat’ın bulunmaya, korunmaya değil, tam tersine mahkûm edilmeye başlaması. Ben bu durumun son derece tehlikeli olduğunu, ülkeyi, toplumu kötü bir sürece sokmakta olduğunu düşünüyorum. Bu noktada, ‘demokrat’ arkadaşlara kendimce bir tavsiyede bulunmak isterim. Bence, demokrasi mücadelesi, âlelâcele taraf olmakla, bir iki klişeye sarılıp, dünya yansa, o klişelerde ısrar etmekte sakınca görmemekle verilmez.
</blockquote>
Bundan sonra benim de sürekli vurguladığım bir konuya değiniyor Nuray Hanım. Batı demokrasileri şu anki durumlarına çok sıkıntılı uzun bir süreçten sonra geldiler. Paris’in merkezinde Conciergerie adında esasında kraliyet sarayı olarak kullanılan ama sonra devrimle birlikte hapishaneye çevrilen bir bina var. Onu gezerken duvarlarında giyotine götürülmüş insanların isimlerini gördüğümde çok şaşırmıştım (Marie Antoinette‘ın öldürülmeden önce hapsedildiği oda da burada). Avrupa’da halkların haklarını aradıkları ve elde ettikleri, bu arada binlerce suçsuz insanın telef olduğu çok fazla olay var. Bu olaylar sonucunda kazanılan deneyim ile kurumların yerleri belirleniyor, sağlamlaşıyor ve sistem işliyor. Nuray Hanım her toplumun aynı yollardan geçmek zorunda olmadığına değinmiş. Bence bu fikir hem doğru hem de yanlış. Atatürk’ün devrimleri aslında birer kısayoldu Türk milleti için. En sevdiğim örneklerden kadınlara seçme ve seçilme hakkının birçok Avrupa ülkesinden önce verilmesi (mesela Fransa’dan 10 sene önce!) kadınların çaba sarfetmeden elde ettikleri bir haktı. Şu an geride olduğumuzu düşündüğüm pek çok alan da yine Atatürk’ün devrimleri ile sağlanan kazanımlardı (bunda eğitimden tutun sağlığa, bilime çok geniş bir yelpaze var). Bu devrimlerin ne kadar yerleştiği sorusu ise Türkiye’de hep gündemde. Yine kadın hakları örneğine geri dönersek, Türkiye’deki kadın milletvekili sayısı Batı’nın oldukça gerisindedir.

Dolayısıyla Batı bu deneyim ile kurumlarını sağlamlaştırırken Türkiye bunda geri kaldı. Batıda kurumlar önemliyken yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde biraz da Osmanlıya benzer bir şekilde kişiler önemliydiler. Bunun bir sonucu olarak ülkenin gelişim potansiyeli de önemli ölçüde kişilere bağlı kaldı. Konuyu dağıttım biraz ama özetle demek istediğim kestirme yolların ülkeyi belirli bir seviyeye getirebileceği ama bundan sonrası için zaman gerektiği. Gelişmekte olan bir ülke olarak kalan, Arapların çok ilerisinde ama Batının da çok gerisinde olan Türkiye’nin durumu da bence buna uyuyor.

Kendi iyimser bakış açıma göre zaman geçtikçe, Türkiye’de tabular yavaş yavaş kalkıp demokrasi deneyimi oluşmaya başladıkça, kurumlar yerli yerine oturacak. Bugün çok muğlak bir alan olan yasama-yürütme-yargı üçgeni birbiri ile yarışmak/çekişmek yerine Batı’da olduğu gibi birbirini denetler/tamamlar hale gelecek.

Tekrar Nuray Hanımın yazısına dönecek olursam, yazı şöyle bitiyor:
<blockquote>Umarım, en azından, olanlardan, siyasi çıkış veya şov alanı çıkarmak isteyenler kadar, bir makul vasat yakalama, bir umut kapısı bulma arayışında olanlara derdimi anlatabiliyorumdur. Daha önemlisi, umarım, bu ülkede bu dertte olanlar az değildir.</blockquote>
Hayır, çekilen sancıların gerçek nedenlerini bilenler ve makul bir çözüm arayışında olanlar az değiller. En azından bu açıdan az da olsa umutluyum.

Fotoğraf Çekmek

Farkındayım, bir süredir yeni fotoğraf yayınlamıyorum.

Fotoğraf çekmek benim için hayatın güzelliklerini kaydetmek demek. İnsan bazen öyle yoğun oluyor ki güzellikleri farketmek daha zor oluyor. O zamanlardan biri şimdi. Tez araştırmalarına başlıyorum ve ilgi alanlarıma giren başka şeylerle de uğraşınca zamanın nasıl geçtiğini farkedemiyorum. En son tiyatroya bilet alıp gitmeyi unutunca bir ajanda aldım kendime. Bir nevi kaptanın seyir defteri oluyor aynı zamanda. Bakalım zaman neler gösterecek.

Bir bilgisayarcı için onun en özel eşyalarındandır bilgisayarı. İşte benim masaüstümden bir parça.

Klavyem Microsoft. Ama işletim sistemim Ubuntu. Bazı donanımlarda çok iyi M$ ve klavye bunlardan biri.

Ve günbatımı. Ankara yazın daha güzel olacak. Kütüphanenin önünden çekildi, ODTÜ’de.

Nasıl Geri Kaldık - Her şeyin Başlangıcı

1700’lerden itibaren Avrupa’daki değişim ve gelişmenin ivmesi çok arttı. Osmanlı o zamanlar pek farketmese ve kendini bu gelişmelerden -ironik bir şekilde- korumaya çalışsa da bu büyük değişim bir süre sonra onun sonunu getirecekti. Rönesans ile gelen bilime saygı veya daha açık anlatımla modern tarım teknikleri, tohumculuk, gübreleme ve tetiklediği sanayi devrimi ile daha da gelişecek olan makineleşme tarımda büyük bir üretim artışına yol açtı. Bunun yanında Yeni Dünya’nın keşfi ve bu büyük, ıssız -özellikle kızılderililer ve aborjinler katledildikten sonra- toprakların tarım için kullanılması da üretim fazlasına yardımcı oldu. Sonuç Rönesanstan yararlanmış ve Sanayi Devrimi’ne yol açmış olan ama onlardan daha az bilinen Tarım Devrimi idi.

Daha önce yiyecek ihtiyacı için tarımda çok büyük bir işgücü gerekiyordu ve köylüler çoğunlukla kendilerinin olmayan topraklarda soylular için çalışıyorlardı. Üretimin büyük miktarda artmasıyla tarım kesiminde çalışanlar yeni iş alanlarına kaymaya başladılar. Bu iş alanları büyük şehirlerdeki fabrikalardı. Bu durumun en iyi gözlendiği yer Sanayi Devrimi‘nin başladığı yer olan İngiltere’dir. O zamanlar yaşamış olan Charles Dickens (Büyük Umutlar’ı bilmeyen yoktur herhalde) romanlarının birçoğunda Viktorya Dönemi yaşamını ve o dönemin insanını gerçekçi bir şekilde anlatır. Şehirleşme ve Sanayi Devrimi yeni bir olaydı ve hazırlıksız yakalanan toplum için -barınma yeri/ev kıtlığı gibi şehirleşme sorunları, çocuk işçiliği ve suç gibi- birçok sorunu da beraberinde getirdi. Ancak sorunlar yavaş yavaş çözülecek, yaşam standartları yükselecekti. Rönesans, tarımda devrimi tetiklemiş; tarımda devrim ise işgücü fazlası yaratarak sanayi devriminin gerçekleşmesini sağlamıştı. Sanayi Devrimi ile birlikte artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Üretim fazlası artık tarım ürünlerinin işlenmesi ile ortaya çıkan ürünlere de kaymıştı.

Hikayenin bundan sonrası ise daha kolay gözlenebilir olan daha yakın tarih. Tüm gelişmiş ülkelerde üretim ve özellikle hizmet sektörünün yükselişi ve tarım sektörünün gerilemesi. Gelişmiş ülkelerde tarım %5, üretim %20-30, hizmet sektörü ise %70-80 civarında bir işgücü sağlıyor. Türkiye’de ise bu durum sırasıyla %33, %24 ve %43 şeklinde. Gelişmiş bir ülke olabilmek için tarım sektöründeki çalışanların düzenli bir şekilde üretim ve hizmet sektörlerine aktarılması gerekiyor. Rönesans, Tarım Devrimi ve Sanayi Devrimini ıskalayıp şehirleşmeye de geç başlayınca haliyle biraz geride kalıyorsunuz.

Halen neden bu kadar fakir olduğumuzun ve neden sürüyle şehirleşme sorunumuzun olduğunun cevabıdır.