Tokens — Page 21

Sizin İçin Önemli Olan İşlerde Çalışın

O’Reilly’nin 2 ay önce yaptığı bir konuşmayı bugün izleme fırsatı buldum. Paul Graham’ın da yazılarında sıkça belirttiği gibi insanların sevdikleri ve kendileri için önemli olan konularda çalışmalarını tavsiye ediyor. Aslında benim de bugüne kadar yapmaya çalıştığım bu oldu. Eğer bir işi severek yapıyorsanız ona tüm gücünüzü verebilirsiniz ve o konuda gerçekten iyi olabilirsiniz. İşiniz aynı zamanda hobiniz de olursa o zaman hiç yorulmazsınız.

</embed>

Sunumdaki dikkat çeken konulardan biri O’Reilly’nin devleti eleştirdiği bölümler oldu. Obama gerçekten de ilk internet başkanı, teknolojiyi kullanarak önemli bir kaldıraç sağladı (örneğin facebook, twitter gibi servisler sayesinde). Göreve geldikten sonra devlet içinde CIO ve CTO (Bilgi Başkanı ve Teknoloji Başkanı olarak çevrilebilir herhalde) pozisyonlarını açması çok önemli. Bu iki pozisyona da Hint asıllı insanların getirilmeleri de başka bir ilginçlik :) Eminim ABD’de bu pozisyonlar olmadan da devlet büyük oranda teknoloji danışmanlığı alıyordu ama pozisyonların sembolik değerleri de çok fazla. Türkiye’de ise devlet teknolojinin t’sini anlamamakta direniyor, YouTube gibi sansürler ile bir yere varabileceğini sanıyor.

Sunumdaki bir başka ilginç olay Twitter’ın ilk sistem çizimlerinden birisinin gösterildiği sayfaydı. Twitter gerçekten de çok basit gibi görünen bir uygulama, bu ilk mimari çizim basit fikirlerin nasıl gerçekleşebileceğini göstermesi açısından önemli bence. Sunumda O’Reilly’nin atıf yaptığı şiir de çok güzel bence. Yazımı sunumdan bir cümle ile bitiriyorum:
<blockquote>Work for something that matters to you more than money.</blockquote>

Korean Real Name Verification Law

I had read about the new Korean law forcing big web sites to enforce their users to give real identity information. This means users have to supply an ID number (like the SSN in other countries) and real information such as name, age etc. while registering with web sites. This seemed ridiculous when I first read it, it looks even worse then the censorship we have in Turkey. Just think about how this kind of personal information can be used, it seems like madness. And Korea (South Korea that is of course, I’m not talking about North Korea!) is supposed to be one of the most high-tech countries on the planet. I would have expected Korean politicians to be more clever than what we have in Turkey…

I was looking at the source code for YouTube today and I noticed a funny thing:

function commentResponse(xmlHttpRequest) {
    msg["koreaFail"] = "We have voluntarily disabled this functionality on kr.youtube.com because of the Korean real-name verification law.";
...

This is JavaScript code that is used for showing errors in response to commenting. It seems Google resisted the name verification scheme and disabled commenting feature on kr.youtube.com. You can read more about the story here. I was really surprised by this code fragment :)

Eskilerden; Santralİstanbul, Dali vs.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://2.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsFZirZnI/AAAAAAAABPY/8cp3BXdlL9I/s400/pc193334_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337658454631474802” />Otelimden. Kumburgaz, İstanbul.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://4.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsGoBoI8I/AAAAAAAABP4/8IuCUoSDq2M/s400/pc203374_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337658475699250114” />Türbinler.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://3.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsGUOoegI/AAAAAAAABPw/a-ENcwzSQdg/s400/pc203367_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337658470385089026” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://1.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsF7OA-gI/AAAAAAAABPo/m46U5lZusRU/s400/pc203354_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337658463671613954” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://1.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsFja9dsI/AAAAAAAABPg/7Y0ee4RHXIk/s400/pc203350_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337658457283458754” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://2.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsvCfA7SI/AAAAAAAABQg/B2JG1KjhlwQ/s400/pc203415_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659169996598562” />Komuta merkezi.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://1.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsu8zgsSI/AAAAAAAABQY/VBTfsfiOulo/s400/pc203413_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659168471953698” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://3.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsuuTD_2I/AAAAAAAABQQ/VKeNy7gB8jU/s400/pc203406_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659164577759074” />Bu ve bundan sonraki 2 resim, bu gezideki en sevdiklerim oldular.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;” src=”http://2.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsuu_eGsI/AAAAAAAABQI/4BMUAwyVPP8/s400/pc203392_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659164764019394” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://3.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMsuU-QLaI/AAAAAAAABQA/BBloRSN0PTE/s400/pc203389_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659157779590562” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://1.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMtDuSJflI/AAAAAAAABQo/MwLPSgqX20U/s400/pc203446_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659525351177810” />Santralİstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Silahtar Kampüsünde. Bilim müzesi ile birlikte aynı zamanda bir sanat müzesi de yakınlarda. Taksim AKM önünden servis kalkıyor.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://2.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMtD2mZBmI/AAAAAAAABRA/oRA4ZIO6JB0/s400/pc213451_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659527583565410” />Sabancı Müzesi. İstanbul’da bir Sürrealist: Salvador Dali Sergisi.

<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://2.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMtD_9ZEdI/AAAAAAAABQ4/Vsp9cTS71a4/s400/pc213461_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659530095956434” />
<img style=”display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;” src=”http://1.bp.blogspot.com/_AZvuJ9kmERM/ShMtDqHFO4I/AAAAAAAABQw/6BEUw70tnbg/s400/pc213460_1.jpg” border=”0” alt=”“id=”BLOGGER_PHOTO_ID_5337659524231019394” />Aynadaki yansıma benim :)

Karl Popper - Yüzyılın Dersi

[...] Birkaç yol boyunca, hatta Marksizm'i reddettikten sonra bile sosyalist olarak kalmaya devam ettim; eğer sosyalizmin bireysel özgürlüklerle kaynaşabilmesi mümkün olsaydı, bugün hala sosyalist olabilirdim. Çünkü siyasal ve sosyal açıdan herkesin eşit olduğu bir toplumda gösterişsiz, basit ve özgür bir yaşam sürmekten daha iyi bir şey olamaz. Fakat bunun sadece çok güzel bir hayal olduğunu anlamam çok uzun sürdü. Yani özgürlüğün eşitlikten daha önemli olduğunu, eşitliği gerçekleştirme girişimlerinin özgürlüğün yitirilmesi halinde, özgür olmayanlar arasında bile eşitliği sağlamanın mümkün olamayacağını çok geç fark ettim.



Yüzyılın Dersi, Karl Popper. Plato Yayınları, 2006.

Merak ediyorum, ODTÜ’deki ‘Sosyalist’lerin kaçı Karl Popper veya diğer büyük düşünürlerin Sosyalizm hakkındaki eleştirilerini biliyorlar? Kitabın önsözünde Popper’ın ünlü bir sürü eserinin daha Türkçe’ye çevrilmemiş olduğu belirtiliyor. Bazı kitapları ise daha çok yeni çevrilmiş. Geri kalmışlığa bir örnek daha.

Batılaşma ve Türkiye'de Geri Kalmışlığın Kısa Tarihi

Şu aralar İsmail Cem’in önemli bir kitabını okuyorum, “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi”. Kitabın Temmuz 1979 tarihli baskısı (ilk baskı 1971 yılında yayınlanmış) ODTÜ kütüphanesinde mevcut, okumak isteyenler benden sonra ödünç alabilirler. Kitabın büyük bölümünde İsmail Cem Batının kötü tesirlerinden, geleneksel anlamda iyi kabul edilen çeşitli reformların (Tanzimat [ve fermanı], Islahat Fermanı ve Meşrutiyet) kötü tesirlerinden uzun uzun bahsediyor. Osmanlı’nın anlatıldığı bölümlerden sonra gelen Tek Parti bölümünde de benzer eleştiriler sürüyor, bana göre İsmail Cem’in hayal kırıklığı (tabii benim de hayal kırıklığım) ortaya çıkıyor:

<blockquote>Cumhuriyetin 1923-1938 dönemindeki ekonomik ve sosyal başarısızlığın temel nedeni yönetimin sınıfsal yapısıdır. Ayrıca, iyi niyetli unsurların sosyoloji ve ekonomi konularındaki tecrübesizliğidir. Bu iki noktadan hareket edildiğinde, izlenen ekonomik ve sosyal siyasetin gerçek nedenlerine varılabilmekte, aynı yapıdaki bir yönetimle daha başka sonuç almanın imkansızlığı görülmektedir.

Sayfa 279.</blockquote>
İsmail Cem burada özellikle liberal özellikler gösteren ekonomiyi eleştirmekte, Batılı emperyalistlerin yerini onların yerel işbirlikçilerinin aldığını, derebeylik (feodalite, toprak ağalığı) düzeninin devam ettiğini anlatmaktadır. Bunu daha iyi anlamak için kitabın bu bölümünü okumak gerekiyor.

İsmail Cem’in ilk senelerdeki ekonomik yönetimin temel ideolojisinin yanlış olduğu fikrine katılmasam da, bazı eleştirilerini çok haklı buluyorum. Özellikle İş Bankası etrafında dönen yolsuzluklar, siyasetçilerin de karıştığı çeşitli rüşvet, adam kayırma olayları devletçi/liberal ekonominin düzgün işlemesine izin vermediler. O zamanki Türkiye ekonomisi (şimdiye benzer bir şekilde) düzenlemelerin olmadığı, siyasetçilerin yasalar çıkarıp geri çektiği, yolsuzlukların yaygın olduğu bir kaos şeklindeydi. Bütün bunların kaynağını ise İsmail Cem doğru belirliyor: “aynı yapıdaki bir yönetimle daha başka bir sonuç almak imkansızdı”.

Tek parti dönemi ve sonrasında da büyük oranda benzer hatalar yapılıyor. Özellikle tek parti döneminin son zamanlarında artan ekonomik tutarsızlık, köylüyü inciten vergiler ve çeşitli yolsuzluklar artık bir seçenek çıkınca ona yöneliyor. DP’nin iktidar oluşu Batılaşmanın halk kitlelerine genel olarak fayda getirmemesi, bundan dolayı da insanların üst yapıya tepki vermesi olarak görülüyor (üst yapıdan kasıt: Batı tipinde bir görünüme sahip olan, Ankara Palas’ta danslara giden bürokratlar, ezanın Türkçe okunması zorunluluğunu vs).

İsmail Cem’in açık bir şekilde gösterdiği, ve bizim de kendi deneyimlerimizden onayladığımız iyi yönetememe ve geri kalmışlık durumuna karşılık sunduğu çözümler çoğunlukla soyut kalıyor bana göre.

<blockquote>Geri kalmış toplumlarda ilerlemeyi sağlayacak dinamikler bireysel davranışlarda değil, kitlelerde aranıp bulunabilir. Yapılması gereken şey, bütün halklarda var olan birikimi ve derin tutkuları araştırıp meydana çıkarmak, onlara biçim vererek toplumun bünyesine ve ekonomik gerçeklere uygun kalkınma yöntemleriyle birleştirmek, özdeşleştirmektir; toplumu, kendi öz benliğine ileri bir düzeyde kavuşmaya yöneltmektir.

Sayfa 42.</blockquote>

Alıntıdaki cümleler sanki herhangi bir partinin programından çıkabilirmiş gibi geliyor. İsmail Cem’in bazı somut önerileri de var. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde devletçiliğin daha fazla ön planda olmasını savunuyor örneğin. Bir toprak reformunun yapılmış olması gerektiğini söylüyor. Bunlar tarımın iyice gerileyip sanayinin onu geçtiği, hizmet sektörünün ise en önemli sektör olması gereken günümüz ekonomisi için zamanı geçmiş öneriler; tabii kitabın yayınlandığı 70’lerin başı için daha uygundular şüphesiz.

Bunun dışında kitapta NATO ve ABD’nin kucağına oturduğumuz yıllar ilginç bir şekilde, ilk elden ve arka planlarıyla anlatılıyor. DP iktidarı eşraf (ağalar vs.) ve tüccarların iktidarıydı ve kendi meşruluklarını sağlama almak için ABD ve NATO’ya dayandılar. Bana oldukça mantıklı geldi. Sonrasında ise çokça yazılıp çizilen malum olaylar, Kıbrıs çıkarması sırasında silahlar sorunu ve ABD ambargosu, çıkarma yapma ekipmanının eksikliği, yetersiz uçak tekerleri ve Erbakan’ın Kaddafi’den uçak lastiği dilenmesi, çıkarma sırasında kendi gemilerimizi bombalamamız vs. ve geri bırakılan ulusal savunma sanayisi…

Kitabın sonlarına doğru şöyle bir sonuca varılıyor:
<blockquote>
Temeldeki bozukluğun, 600 yıllık tarihin ve günümüzdeki genel durumun incelenmesi sonucunda ortaya şöyle bir gerçek çıkmaktadır: Türkiye’nin asıl meselesi kalkınmayı sağlayacak birimlerin yokluğu değil, yanlış yönde ve biçimde, kalkınmaya önder olamayacak sınıf ve zümrelerin önderliğinde kullanılmasıdır; birikimlerle harekete geçirecek dinamiklerin yeterli olmayışıdır.

Sayfa 490.</blockquote>

Ve son paragraf, neyse ki umut dolu:

<blockquote>[…] Türkiye, boşuna yaşanmamış bir deney olan tarihiyle, dünün ve bugünün hazırladığı teorisiyle, bugünün ve yarının hazırladığı pratiğiyle, kendi tarihsel doğrultusunda yarına gidecek; Türk halkı, hızını kendisinden alan bir eylem sonucunda başarıya ulaşacaktır.

Sayfa 503</blockquote>

İsmail Cem politikacıların yeteneksizliklerini, ekonomiyi doğru dürüst anlamadıklarını, yolsuzlukların her dönem ekonomiyi sınırladığını doğru bir şekilde anlatıyor. Ama bunun arka planına pek değinmiyor bence. Bir mühendis olarak bilimsel/teknolojik arka plan benim ilgimi çekiyor. Özellikle karşılaştırma yaparak başka ülkelerden nasıl ayrı bir yol izlediğimizi görmek ilginç olacaktır.

Karşılaştırma için seçtiğim örnek Japonya. Japonya’yı seçmemin nedenleri basit aslında, Batılı bir ülke olmayıp Batılı kurumları kullanabilmesi onu ilginç kılıyor. Batı ülkeleri (Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya vs.) kendilerine özel bir süreçten geçtikleri için karşılaştırma yapmak açısından uygun bir seçim değiller. Tüm Batılı ülkelerin 1500’lerden itibaren yeni dünyayı sömürerek Rönesans’a ve diğer devrimlere kaynak olacak sermayeyi biriktirmeleri ve İsmail Cem’in kitabında da anlattığı ortak bazı başka özellikleri onları kendimizle karşılaştırmamızı zorlaştırıyor.

Japonya’nın 1600 ile 1800’ler arasındaki durumu Osmanlı’nın durumu ile şaşırtıcı derecede benziyor. Osmanlı’daki ayanlara (devlet ileride Sened-i İttifak ile ayanları dizginlenmeye çalışacaktır) benzer şekilde Japonya’da da derebeylik düzeni etkin. Şogun denilen askeri komutanlar ülkeyi yönetiyorlar. 1868’e kadar iktidarda olan Tokugawa Şogunluğu Sakoku denilen bir dönemi başlatıyor, bu dönemde ülke neredeyse tamamen kapalı ve izole durumda. Osmanlılara da benzer bir şekilde bu kapalılık politikasının nedeni Batı’nın kötü etkilerinden korunmak, statükoyu devam ettirebilmek. Osmanlılarda da Batı’dan gelen birçok yeniliğe karşı çıkılacak, çeşitli nedenlerle rededilecekti. İleride yine Osmanlılara benzer şekilde Batı’dan zorlama yarı-sömürge kurma amaçlı kapitülasyonlar Japonya tarafından verilecektir. Japonların bizden farkı, en kapalı oldukları zamanlarda bile Batı ilmini öğrenmeleri, bunu anlayarak önce taklit edip sonra geliştirmeleri oldu. Tokugawa Şogunlugu doneminde imtiyaz verdikleri tek ülke olan Hollanda’dan birçok alanda bilim öğrendiler. Tokugawa Şogunluğu sona erip Meiji düzeltmesi ile izolasyonlar kaldırıldığında ise bu öğrenme çok büyük artış gösterdi. Dünyanın çeşitli ülkelerine öğrenciler gönderildi. Bunlardan bir örnek olan Iwakura Seferinin amaçlarından bir tanesi, vikide yazan haliyle şu:
<blockquote>
To gather information on education, technology, culture, and military, social and economic structures from the countries visited in order to effect the modernization of Japan.</blockquote>

Bunun dışında binlerce uzman da ülkeye davet edilip parayla çalıştırıldı. Japonlar ülkelerinin Rönesans, Tarım ve Sanayi Devrimlerinden geri kalmamaları için bilinçli ve planlı bir şekilde çalıştılar. Osmanlı ise büyük oranda sadece askeri kurumlarını düzelterek işin içinden sıyrılabileceğini düşündü. Tabii arka planda çeşitli başka nedenler de var ama sonuç olarak bilim ve teknikteki büyük gelişme takip edilmedi. Sadece askeri okullar modernleştirildi, yoksa bir milleti kurtaracak büyük liderin ve ileride ülkede söz sahibi olacak politikacıların çoğunlukla asker kökenli olmaları bir tesadüf değildi. Kamunun eğitim sistemi düzeltilmedi ve medreseler aynen devam etti. Bunu gösteren en büyük örneklerden birisi okuma yazma oranı, Osmanlı’da 19. yüzyıl başlarında %2-3 iken yüzyıl sonuna doğru %15 oldu. Karşılaştırma yapmak açısından, Japonya’da Şogunluk döneminden kalan eğitim sistemi sayesinde aynı dönemde okuma yazma oranı %80’lerin üzerindeydi.

Varmak istediğim nokta özet olarak şu: İsmail Cem kitabında Batı’dan gelen olumsuz etkilerin üzerinde çok duruyor. Bence bu etkiler kaçınılmaz olarak yaşanacaktı. Asıl sorun ise bu etkilerin yeterince değerlendirilememiş olması. Tüm kurumların baştan sona düzenlenmesi gerekiyordu. Bu olmadı, eğitim sistemi kitleleri yükseltmedi. Bilim ve teknikteki ilerlemeler takip edilmedi.

Geçen yaz o zamanlar dekan olan şimdiki İstanbul Kültür Üniversitesi Rektörü Dursun Koçer’in “300 Yıllık Gecikme” isimli bir sunumunu izlemiştim (bkz. Erdal İnönü’nün aynı adlı kitabı), sunumda çeşitli kurumların, tekniklerin Osmanlı ve günümüz Türkiye’sine yaklaşık 300 yıl sonra geldiğini gösteren örnekler vardı (matbaa, gözlemevi, bilimler akademisi gibi örnekler ışığında). Bu sunum beni çok etkilemişti. Çağı takip etmemek bence yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni de kötü yönde etkisi altına aldı. İsmail Cem’in çok doğru olarak belirttiği gibi “sosyoloji ve ekonomi konularındaki tecrübesizlik” çok seneler devam edecek, Türkiye iyi yönetilemeyecektir. Meritokrasinin ne olduğunu bilmeyen, yolsuzlukların kaide olduğu, insanların okumadığı, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu bir ülke, beceriksiz yöneticiler, memurlar. İşte günümüzün resmi.